29 Aralık 2009 Salı

Eski mezarlıkların mezar taşları

On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda Anadolu’yu ziyaret etmiş Avrupalı gezginler anılarını anlattıkları kitaplarında hem Müslüman hem de Hristiyan mezarlıklarında mezar taşı olarak eski harabelerden alınmış mermer taşların ve sütunların kullanıldığını sık sık bahsederler. Örneğin Richard Chandler1 1764 yılında ziyaret ettiği Çanakkale’deki mezarlıkları şöyle anlatmış:
Şehrin etrafı mezar taşları olarak kullanılan kırık sütunlar, granit ve mermer parçalarıyla dolu mezarlıklarla çevrili. Bunların bazılarına yaldızlı ve boyalı Türkçe harfler kazınmış. Ermeni mezarlığında bir beyaz mermer taşın üzerinde uzun bir Yunanca yazıt bulduk ama okunamıyordu.
İzmir’deki Türk mezarlığının bu resmi de Hugh E. Strickland’ın 1836 yılındaki gezisini anlattığı kitapdan2. Mezar taşı olarak dikilmiş sütunlara dikkatinizi çekerim.

SmyrnaCemetery


1Richard Chandler. 1817. Travels in Asia Minor, and Greece. Cilt 1.
2William Jardine. 1858. Memoirs of Hugh Edwin Strickland.

21 Aralık 2009 Pazartesi

Geliversene


G
Ge
Gel
Geli
Geliv
Gelive
Geliver
Gelivers
Geliverse
Geliversen
Geliversene
Geliversen
Geliverse
Gelivers
Geliver
Gelive
Geliv
Geli
Gel
Ge
G

1 Kasım 2009 Pazar

İstanbul'un merdivenli sokakları

Murat Yalçın'ın derlediği İstanbul Sokakları—101 Yazardan 100 Sokak adlı kitaptaki sokaklardan biri Taksim civarındaki Somuncu Sokağı. Elif Şafak hem sokağı hem de sokağın bol kedilerini anlatmış. İstanbul'a bir daha ki gidişimde Somuncu Sokağı'nı arayıp bulmaya niyetliyim. İnşallah kediler duruyordur.

Elif Şafak Somuncu Sokağı'nı anlatırken şöyle diyor: "İstanbul şehrinde, bir uçtan bir uca merdivenlerden oluşan nadir sokaklardan biridir." Benim bildiğim merdivenli bir tane sokak var, Ulus'tan Bebek'e inerken yanından geçiyorsunuz. Adı da sokağa tam uyuyor: Merdiven Sokak.

MerdivenSokak

14 Ekim 2009 Çarşamba

Anadolu'da kedi sevgisi

İngiliz gezgin ve arkeolog Charles Fellows 1840 yılında güneybatı Anadolu'da yaptığı uzun gezi sırasında sık sık göçebe Türklerle karşılaşmış. Travels and Researches in Asia Minor (Küçük Asya'da geziler ve Araştırmalar) adlı kitabında Fellows göç halindeki tipik bir Türk ailesini anlatıyor (benim tercümem):
Yaşlı bir adam ve genellikle karısı bir çok kuşaktan oluşan kabilenin önünde gider...Adamın oğlu—sürülerin başı odur—ve eşi onları takip eder; kadın çoğu kez kucağında bir çocukla bir atın üstündedir...Kollarının arasında hiç bir zaman bir kedi eksik olmayan küçük çocuklar ise eşeklerin sırtlarındaki yüklerin arasına bindirilir...

IstanbulCat9

Anadolu'luların herhalde çok eskilere giden kedi sevgilerinin günümüzde de var olduğunu kanıtlayan bu resmi geçen sene İstanbul'da Sahaflar Çarşısı'nda çektim. Yaşlı amca bana resmini çekmem için izin verdikten sonra arada sırada kedilerine yapılan kötülüklerden ve saygısızlıklardan şikayet etmeğe başladı. Demek ki atalarımızdan öğrenebileceklerimiz henüz bitmemiş.

1 Ekim 2009 Perşembe

O sokaktan geçiyormuşçasına...

Murat Yalçın'ın derlediği İstanbul Sokakları—101 Yazardan 100 Sokak adlı kitabı okuyorum. Bedirhan Toprak'ın Burçak Sokak adlı bir sokağı anlattığı yazısındaki şu cümle parçası çok hoşuma gitti:
...sokağı, evinin-bahçesinin bir bölümüymüşçesine rahatlıkla kullanıp türlü çeşit iş gören yaşlı amcaları...
Bölümüymüşçesine çok şey anlatan, belki de o yüzden derlemesi hem vakit alan hem de dikkat istiyen bir kelime. Bö-lü-müy-müş-çe-si-ne. Bölümü değil ama bölümü gibi. Aldatıyormuşçasına yapılan bir şey yani.

Şimdi ben de benzer bir cümle kurmaya çalışıyorum:

Masamın çekmecesiymişçesine kullandığım kutuyu kapatıyormuşçasına bir hareket yaparak yerimden kalkıyormuşçasına bacaklarımı toplayıp arkadaşımmışçasına beni seyreden kadının yüzüne gülümsemeyecekmişçesine baktım. Yoksa gülümseyecekmişçesine mi baksaydım?

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Kerevizli pilav tarifi

KEREVİZLİ PİLAV TARİFİ

Bir bölümlük tartışmalı felsefi oyun

Yazanlar: Aydın Örstan ve Selim Dorak
20 Temmuz 2009


Perde açıldığında ucuz görünüşlü, sıcak bir lokantada tek başına üstünde sadece bir peçete olan bir masada oturan Birinci Adam kırmızı bir gitarı tıngırdatmaktadır. Kalın bir kazak giymiş olduğu için suratından terler damlamaktadır. Lokantada başka kimse yoktur.

Kısa bir süre sonra İkinci Adam lokantaya girer, Birinci Adam’a doğru yürür, karşısındaki bir masaya oturur. Kısa kollu bir gömlek ve şort giymektedir.

İkinci Adam: Ben de benim kırmızı gitar nereye gitti diye düşünüyordum. Sormadan aldın gene demek ki.

Birinci Adam: İbanez mi?

İkinci Adam: Hayır, kereviz.

Birinci Adam: Az pilavlı alayım, öyleyse. (Arkaya dönerek seslenir.) Dondurma da ver Recep!

Arkadan görünmeyen bir adamın sesi gelir: Olmaz!

İki adam kısa bir süre sessizce lokantanın arkasına bakarlar.

Birinci Adam (ikinciye dönerek): Ziyaret saati mi değil?

İkinci Adam: Tüccarlara mahsustur.

Birinci Adam (Alnında biriken terleri masadaki peçeteyle siler.): Terbiyem müsait değil.

İkinci Adam: İsterseniz terbiyeli köfte versinler.

Birinci Adam (gitarı masanın üstüne koyup yerinden kalkarken çenesi ile ilerdeki kapalı bir kapıyı göstererek): Küçük lavabo için şu kapı mı? Musluk var mı?

İkinci Adam: Bu sözleri size hiç yakıştıramadım, Hikmet Bey.

Birinci Adam (Biraz şaşırmış gibi görünür. Gitarı eline alıp tekrar yerine oturur.): Libya'dan dönünce göreceğim o hesabı, kabak gibi de yapılmaz ki.

İkinci Adam: Tabi. Trablusgarp'da İtalyanlara karşı omuz omuza savaştığımız günler hep aklımda.

Birinci Adam: Ben o zaman horoz adamıştım ama kestirmedim, bi sakatlık çıkar mı? Cihaz bulamadım.

İkinci Adam (çok içtenlikle): Estağfurullah, rica ederim. Hiç zahmet olur mu? Hemen göndereyim çocukla. Kaç kilo olsun?

Birinci Adam: Pınarbaşında bekleyeceğim, tülbente sarsınlar. Safra kesesini aldılar geçen hafta! Gerek de yoktu ama.

İkinci Adam: Çok üzüldüm. Şemsiyesini mi kaybetmiş? Yağmur da başladı üstelik.

Birinci Adam (Tekrar gitarı çalmaya başlar.): Zaten açılmıyor ki adamın şemsiyesi, artık beynine bir naylon geçirsin inek. Bar pavyon sürterse olacağı budur sebebiyle değindim konuya. Üzerime vazife değil de. Kavun mu söylesek? Şefik, çayları tazele canım!

İkinci Adam (lokantanın girişine doğru bakarak): Hacivat nerde kaldı?

(Elinde çay tepsisi ile çok sade giyimli, başı bağlı bir kadın sahneye girer. Tam ağzını açmış bir şey söylemek üzereyken…)

Birinci Adam (gitarı çalmaya ederek): Kem küm etme Melahat! Suat'la parkta görmüşler seni, kokoreç almışsınız. Zıkkımın kökünü ye! Ya yemedi di mi? Ulu ulu kendi başını yersin sonunda.

İkinci Adam: Kokoreç dedin de aklıma geldi…gitarın akordu bozuk galiba.

Kadın çayları masaya bırakıp çıkar. İki adam arkasından bakarlar. Perde kapanır. Seyirciler çoşkun bir şekilde, ayağa kalkarak ve “bravo! bravo!” diye haykırarak, alkışlamaya başlarlar.

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Bir kırmızı domat

domat

Türk Dil Kurumu'nun Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü'ne göre domates bitkisinin yurdumuzda domates kelimesinden bozma ve yörelere göre değişen çeşitli isimleri var. Domat, domadız, domata, domatis gibi.

Aydın ve civarının yerlilerinin kullandığı domat sözcüğü bana 1960larda oralarda geçen çocukluğumu hatırlatır.

Domates bitkisinin ve adının kökenleri Güney Amerika'ya uzanıyor. Avrupa'ya 16. yüzyılın sonlarında giren bitkinin İspanyolca'daki adı tomate Güney Amerika'nın Nahuatl dilindeki karşılığı olan tomatl kelimesinden gelme.

Aslında harf sayısı ve okunuş açısından domat kökeninde yatan tomatl sözcüğüne domates'den daha yakın.

22 Mayıs 2009 Cuma

Arap şerbeti

Ogier Ghiselin de Busbecq (1520/1521-1592) Avusturya İmparatoru Ferdinand’ın elçisi olarak Kanuni Sultan Süleyman zamanında 8 yıl İstanbul’da yaşamış, ayrıca Amasya’ya kadar bir yolculuk yapmıştır. Dostu Nicolas Michault’a yazdığı ve anılarını anlatan 4 uzun Latince mektup sonradan bir kitap halinde yayımlanmıştır. Bu kitabın Türk Mektupları veya Türkiye’yi Böyle Gördüm gibi adlar altında çeşitli Türkçe tercümeleri vardır. Kitabın 1881 basımlı bir İngilizce tercümesi Internet Archive’da bulunmaktadır. Bu kitapda Busbecq'in yaşamını anlatan bir bölüm de vardır.

Busbecq mektuplarında Osmanlı sarayında geçen entrikaların yanı sıra İstanbul’da ve gezilerinde gördüklerine de bol bol yer verir ve sıradan Türklerin yaşamları ile ilgili bilgiler de aktarır. Örneğin, kuru üzümden yapılan bir çeşit şarabı şöyle anlatıyor (İngilizceden benim tercümem):
Kuru üzümü öğütüp dövdükten sonra tahta bir kabın içine koyup üstüne bir miktar sıcak su döküp karıştırıyorlar. Ondan sonra kabı dikkatli bir şekilde örtüp 2 gün mayalanmaya bırakıyorlar; eğer yeterince mayalanmazsa şarap tortusu katıyorlar. Mayalanmaya ilk başladığı zaman tadına bakarsanız yavan ve hoşa gitmeyecek kadar tatlı gelir. Sonradan asitli bir tat alıyor, eğer tatlı sıvıyla karıştırılırsa çok lezzetli bir hale geliyor. Üç veya dört gün çok hoş bir içecek oluşturuyor, özellikle İstanbulda her zaman bulunan kardan bol miktarda kullanarak soğutulursa. Buna "Arap şerbeti" yani "Arapların içeceği" diyorlar. Ama üç veya dört gün sonra bozuluyor ve oldukça ekşiyor. O hali kafayı etkiliyor ve insanı şarap kadar sendeletiyor. O yüzden Türklerin dini kanunları bu içeceğe karşı çıkıyor. İtiraf etmeliyim ki bu şerbetin çok hoş bir içecek olduğuna karar verdim.